StatCounter

19 Ekim 2014 Pazar

Caillou Problemi


Kızım üç-dört yaşlarındayken Teletubbies adlı bir İngiliz animasyonu vardı. Rengarenk, cinsiyetsiz, konuşamayan, ne olduğu belli olmayan dört tane "şey" bölüm boyunca Windows XP'nin duvar kağıdını andıran bir çayırda koşturur, anlamsız sesler çıkarırdı. Yazık bir dış ses ise onların yaptıklarını yorumlamaya çalışır, bize elinden geldiğince aktarırdı. Basit iki kelime öğretecekler diye bölüm geçer, biz yetişkinler bitsin diye yalvarırdık.

Çok şükür onların devri bitti. Oğlumun doğumundan itibaren Caillou adında Kanadalı bir velet ve ailesi ekranlarda ve oğlum ona bayılıyor. Bilmeyenler için söyleyeyim. Caillou, anaokula devam eden kel kafalı bir oğlan çocuğu. İki yaşındaki kızkardeşi Rosie, annesi ve babası ile iki katlı bir evde yaşıyor. KAdro kalabalık bu kez. Büyükanne-büyükbaba sık sık bölüme konuk oluyor. Öğretmeni ve arkadaşları da cabası. Bölümler konulu ve anlaşılır, bu yüzden teletubiies'in aksine bunu zorda kalınca seyrediyoruz. Bunda bir sorun yok, benim sorunum ayrı.


Animasyonun tüm bölümleri, Caillou'nun bir macerasını anlatıyor. Cin Ali tadında yani: "Şef Caillou", "Caillou Bandocu", "Caillou Yemek Yapıyor", "Caillou Sebzeden Nefret Ediyor" gibi pek çok bölümü var. Dünya Caillou'nun etrafında dönüyor sanki. Anne ve babanın ara sıra çalıştığına dair imalar var ama ne iş yaptıklarını bilen yok. Sürekli Caillou için aktivite hazırlama derdinde. Yemek yapıyorlar, bahçede oyun oynuyorlar, gezmeye gidiyorlar, vs. Rosie bile fasulyeden ailede gibi. Genelde Caillou tarafından dışlanıyor, adam yerine konulmuyor.


Aile tipoloji olarak normalleştirilmiş. Anne ve baba gayet kilolu ve paspal tipler. Orada bir sorun yok. Fakat sorun şu ki, zaten zamanın çoğunu TV karşısında geçiren oğlum, hayatın böyle olduğunu düşünmeye başlıyor. Benim gibi kendi işine gücüne yetişemeyen bir babası olduğunu unutup kamyonunu alıp yanıma geliyor. "Baba, tamir edelim. Baba, ben usta olayım, sen çılak!" Bende Caillou'nun babası gibi peygamber sabrı olmadığı için iki tamir edip kaçıyorum. O zaman o işi gücü olmayan yeşil kazaklı adam kahraman oluyor, ben işe yaramaz baba.

Barbie'nin normal dışı bedeninden bile rahatsız olmuş oyuncak üreticileri, daha gerçekçi modeller yapmaya başlamışlar.

Lütfen birileri de gerçekçi çizgi filmler yapsın. Tamam, bir "The Simpsons" ya da "South Park" olmasın ama biraz meşgul , işten yorgun gelen, yetiştirilmesi gereken sunumları ya da bir tezi olan, arada bir kafayı çekip efkâr dağıtmak isteyen babalar; müdüründen fırça yemiş, yemeği yetiştirmeye çalışan, kötü zamanlar geçiren anneler de çizsinler, olmaz mı?

28 Eylül 2014 Pazar

Korkularımızdan Korkmak



Duygularımız, beynimizin hayatta kalmamızı sağlamak için verdiği temel tepkilerdir. Zaman içerisinde öğrenilmiş davranışlar haline gelir. böylece herhangi bir olay karşısında tepki süremiz kısalır.

Korkmak, duygularımız arasında en temel olanlarından bir tanesi. Hayatta kalmamızı sağlayan, öte yandan kimi zaman kendimizin ve yakınlarımızın yaşamını çekilmez kılabilen bir duygu. n başit bir biçimde: "Hayali olaylar ya da tecrübelerimizi hakkındaki öngörülerimizin sebep olduğu kaygı hali" olarak tanımlanabilir.

Doğduğumuz anda, "düşme korkusu" haricinde hiçbir korkumuzun olmadığı söyleniyor. yani "beyaz bir levha" olarak dünyaya gelirken korkusuz varlıklarız. Tek amacımız hayatta kalmak. Bu yüzden annemizden ayrı kaldığımızda, yalnız kaldığımızda ya da aç kaldığımızda ağlıyoruz. Ancak korkulardan azadeyiz. Demek ki korkuları öğrenerek ediniyoruz. Daha doğrusu korkular bize öğretilen duygular.

Hayatta her birimiz biriciğiz. Bu nedenle korkularımız sa sayılamayacak kadar çok. Genel olarak fobiler başlığı altında inceleniyor. Fakat beş çeşit korkuyu paylaştığımız söyleniyor:

Yok Olma: Ortadan kalkma yani "ölüm korkusu". Artık hayatta olmamak insanların en temel korkularından. Pek çok korkunun da kaynağı: Yükseklik korkusu, sudan korkmak, silahlardan korkmak, vs.

Sakatlanmak: Vücut bütünlüğünden yoksun kalma korkusu olarak tanımlanabilir. Bir organımızdan yoksun kalmak, bir uzvumuzu kaybetmek, özürlü olmak korkusu. Hayvanlara karşı duyduğumuz korkuların kaynağı olarak görülebilir: Köpeklerden, örümceklerden, yılanlardan, sürüngenlerden, vs. korkmak gibi.

Bağımsızlığı Kaybetmek: Kaçırılmak, hapsedilmek, esir düşmek, hareketsiz bırakılmak, vs. Kapalı yer korkusu (clostrophobia) nın sebeplerinin başında geliyor.

Ötelenme: Dışlanma korkusu olarak söylenebilir. Terk edilmek, ötekileştirilmek, bağlarından koparılmak, yalnız bırakılmak, ötelenme korkusunun yansımalarıdır.

Ego-ölümü: Küçük düşürülmek, alay edilmek, eleştirilmek, kabul görmemek, uygunsuz olmak, ego-ölümünün yansımalarıdır. Bu, kişisel bütünlüğümüze doğrudan bir saldırı ihtimalidir.

Şimdi burada ilginç bir durum var. Maslow'un İhtiyaçlar Piramiti gibi korkuların bir sıralaması var. Hiyerarşi, sıradüzeni olarak çevriliyor. Feararchy kavramını da ben korkudüzeni olarak çevireceğim.



Korkudüzenini dikkatle incelediğimizde, aynen Maslow'un piramitinde olduğu gibi yaşamsal korkularımız en alt sıralarda yer arıyor. Buna karşın kişisel bütünlüğümüze, kişilik yapımıza ait korkularımız en üst başamaklarda. İşte bu yüzden kalabalıklar karşısında konuşamıyoruz, iş görüşmelerinde terliyor, bildiklerimizi dahi anlatamıyoruz, aylarca hazırladığımız sunumları doğru dürüst aktaramıyor ve patrondan azar işitiyoruz. Bu yüzden çalışkan olmasa da yırtık olan ve korkmadan bildiklerini aktaran iş arkadaşımız terfi ederken yerimizde sayıyoruz.

Roosevelt'in çok güzel bir sözü var: "Korkmamız gereken tek korku, korkunun kendisidir". Bilmeliyiz ki korktuğumuz ne varsa, bunlar hep bizlere öğretilen, dikte ettirilen, bizden aslında istenilen korkulardır. Belki bilinçli olarak, belki de bilinçsizce öğretildi. Kimler tarafından mı? Ailemiz, arkadaşlarımız, kabadayılar, iş arkadaşları, patronlar, herkes.

Korkunun kaynağını anlamak ve mücadele etmekle başlayacak her şey. Korkusuz bir dünya için.


Not: Bu yazıda Dr.Karl Albrecht'in "Paylaştığımız (sadece) Beş Korku" adlı yazısından yararlandım.
http://www.psychologytoday.com/em/90953

25 Eylül 2014 Perşembe

Cevap Tahmini= İletişim Engeli


Karşınızda iletişim kurmaya çalıştığınız bir kişi var. Eşiniz, arkadaşınız, yöneticiniz, astınız, taksi şoförü, marangoz, vs. Derdiniz var ve anlatmaya niyetlisiniz. cümleleri toparladınız, sakin bir biçimde başladınız. daha iki cümleyi tamamlayamadınız ki leb demeden leblebiyi anlayan arkadaş sorunuzu kendi meşrebince anladı ve acil bir cevap yapıştırdı. Lafınız ağzınıza tıkıldı, buna mı yanasınız; yapılan saygısızlığa mı yoksa derdinizi anlatamamanıza mı? Üstelik karşınızdakinin anladığı ile sizin derdiniz arasındaki benzerlik sığır ve sığırcık arasındaki benzerlik kadar.

Daha önce de yazdım: Hepimizin derdi anlatmak. Anlatmaya bayılıyoruz; buna mukabil dinlemek için hiç zamanımız yok. Üstelik de çok biliyoruz. Sonuç: Başarısız iletişim, sonuçsuz konuşmalar.

Lütfen karşınızdakinin üç beş lafını kendi kafanızda yorumlayıp kestirmeden cevaplar vermeyin. Bu durum en ciddi iletişim kazalarından ve engellerinden biridir. Eğer dinleyecek vaktiniz yoksa bunu belirtin ve kendisine daha sonra zaman ayıracağınızı bildirin. Ancak eğer dinlemeye karar vermişseniz sonuna kadar dinleyin. Çünkü dinlediğiniz ilk cümleler giriş cümleleridir. Verilmek istenen mesaj ise genellikle son cümlede gizlidir.

Kulak üç boğumdur; dinleyin, dinleyin, dinleyin.....

22 Eylül 2014 Pazartesi

İletişim Kurmamanın Beş Yolu:

Sizlere iletişim kurmanın teknikleri her fırsatta anlatıldı. Bu konuda kitaplar okudunuz, mucize iletişim kitapları hatmettiniz, belki de çok tanınmış hocalardan dersler aldınız. Yine de karşınızdaki insanlarla iletişim kurmakta zorlanıyor musunuz? İki kelimeyi yan yana getiremiyor, anlattıklarınızı anlamadıklarında öfkeleniyor, kaçıp gidesiniz geliyor mu? Ben size çok kısa bir biçimde nasıl iletişim kuramayacağınızı ya da başarısız olacağınızı maddeler halinde yazacağım. Belki o zaman hatanın nerede olduğunu görür ve daha başarılı iletişim kurma yolunda bir çaba harcarsızın:

1. Farklı olun, ayrı durun: İnsanlar kendilerine benzeyen insanlarla kendilerini rahat hisseder, daha kolay yakınlaşırlar ve iletişim kurarlar. Kendilerine benzer insanlar daha ikna edicidir. Calgon reklamlarında ya da halı temizleyici reklamlarındaki tombik teyzelerin oynamasındaki espri budur. Siz mümkün olduğunca onlardan farklı görünün. Onlardan farklı konuşun. Ne kadar üstün olduğunuzu her fırsatta gözler önüne serin.

2. Hayata kendi çerçevenizden bakın, asla başka bir bakış açısı kabul etmeyin: Fotoğrafçılıkta temel bir kural var. İki noktadan tek bir doğru geçer ancak tek noktanın sonsuz doğrusu
, dolayısı ile sonsuz bakış açısı vardır. Bu nedenle insanların hayata bambaşka bir açı ile bakıyor olması elbette doğaldır. Siz siz olun, doğal olmayın. Kendi çerçevenizi çizin, hayata hep oradan bakın ve asla başka bir bakış açısı kabul etmeyin. Buna da bir kılıf bulursunuz nasıl olsa; özgün olmak deyin; prensip sahibiyim, kendi doğrularım var filan diyerek yürüyün.

3. Dinlemek yorucudur, siz sadece konuşmayı deneyin: Sanılanın aksine konuşmak değil dinlemek yorar insanı. Hayatta hepimizin tek derdi dinleyecek insanlar bulmaktır-ki karşılarında hazır kitleleri ile bu konuda öğretmenleri ve imamları şanslı bulurum. Bu nedenle tercihimiz konuşan insan olmak ve mümkün olduğunca dinlememktir. Buradan hareketle asla dinlemeyin. Karşınızdaki konuşurken daima söyleyeceğiniz cümleler üzerine kafa yorun. Beden dilinizle hep konuşmak üzere olduğunuz izlenimini verin; hattta sık sık karşınızdakinin sözünü kesin.

4. Karşınızdakini yargılayın, ama sağlam yargılayın: Tavsiye, eleştiri ve yargılama arasında dağlar kadar fark vardır. Tavsiyeyi herkes sever, eleştiri haklı olursa yardımı olur ama kimse yargılanmaya gelemez. Yargılama sizin kendi değer yargılarınız doğrultusunda olur çünkü. Siz siz olun, sağlam yargılayın. Nalına da vurun, mıhına da. Sonra kendinizi avutacak bol bol atasözleri bulabilirsiniz kolaylıkla: "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar", "Dost acı söyler" gibi.

5. Derdinizi uzuuuun uzuuuun anlatın: İletişimin sırrı basitlikte yatar. Ne kadar kısa ve basit, o kadar anlaşılırdır. Sanılanın aksine bir şeyi basit anlatmak pek o kadar kolay da değildir. Kitap özeti hazırlarken ne kadar zorlandığınızı hatırlasanıza. Philadelphia filminde Tom Hanks'in avukatının sözlerini hatırlayın: "Bana beş yaşında bir çocuğa anlatır gibi anlat lütfen". Siz elbette bu yoldan yürümeyin. Ne kadar karmaşık, o kadar sağlam. Biraz süslü kelimeler bulun, bildiğiniz İngilizce kelimeleri sıralayın. Siz basit bir kişi değilsiniz, elbette uzuuun cümlelerle kendinizi anlatacaksınız.

Listeyi uzatmak mümkün ama bunlar en önemlilerin başında geliyor. Belki sonraki zamanlarda ek listeler de hazırlayabiliriz. Karşınızdaki kişi ile iletişim bir çıkmaza girdiğinde bu maddeleri hatırlayın lütfen. Arada bazılarını uyguluyor olabilir misiniz?


17 Eylül 2014 Çarşamba

Yalan Yakalamada Altı İpucu

Günlük hayatta ne kadar çok yalan yakalamak zorunda kalıyoruz, farkında mısınız? Arkadaşınız, personeliniz, ailenizden biri, çamaşır makinesi tamircisi ve daha niceleri karşınıza dilikiyor ve durup dinlenmeksizin anlatıyor. Bir taraftan doğruluk eğilimi var pek çoğumuzda.İnanmak istiyoruz karşımızdakine. Bir yandan da doğru söyleyip söylemediğine dair şüpheler beliriveriyor kafanızda. Bir kurt kemirip duruyor. Sizin de başınıza geliyor mu bunlar? Aktif yöneticiliğe döndüğümden beri ben artık daha fazla yalan yakalamak zorunda kalıyorum. O kadar çok ki bazen sıkılıyorum ve baş ağrısı çekmeye başlıyorum. 

Bu görüşmeler için uzun uzun zamanınız yoktur çoğu zaman. Belki birkaç dakikanın içinde karşınızdakini değerlendirmek ve karar vermek zorunda kalabilirsiniz. Peki az zamanda doğru olması muhtemel bir değerlendirme için neler yapabilirsiniz, öğrenmek ister misiniz? Yalan yakalama işinde bir "Pinokyo Etkisi" yok. Yani herkesin yalan söyleme biçimi farkılaşabilyor. Ama en azından aşağıdaki birkaç ipucu ile daha etkili görüşmeler yapabilirsiniz.

1. İçgüdülerinize Kulak Verin: Beyin zor olan işleri bilinç altına atar. Hepimizin bilinçaltı onbinlerce, belki daha fazla insan yüzü ve davranışını barındırıyor. Yeni bir yüz ile karşılaştığınızda beynimiz çok kısa sürede bu hafızayı tarıyor ve karşımızdaki hakkında bir karar veriyor. Buna davranış bilimlerinde "ince kesit kararlar" adı veriliyor ve doğruluk yüzdesi oldukça yüksek. Bu nedenle karşımızdaki kişi hakkında içimizde bir rahatsızlık oluşuyırsa, bir şeyler bizi itiyorsa, yalan söylediğini hissediyorsanız doğru olma olasılığı yüksek. İçinize kulak kabartın.

2. Karşınızdakini Dinleyin:"lbette dinleyeceğiz, adam konuşuyor sınuçta" demeyin lütfen. Pek çoğumuz gerçek anlamda dinlemeyi bilmiyor, en azından sevmiyor. Bizler ben merkezli kişileriz, hep anlatmak ve dinlenmek istiyoruz. Karşımızdakini dinlemek için sabrımız ve zamanımız yok. Bu yüzden kişi konuşurken çoğu zaman onu dinlemek yerine ne söyleyeceğimizi düşünüyoruz. Ben konuşurken karşımızdaki kişi heyecanlı ve kesik nefesler alıyorsa anlıyorum ki dinlemiyor ve konuşmaya hazırlanıyor. Yalan konuşarak söylenir çoğu zaman. Yakalamak için önce dinlemek gerekir.Lütfen önce dinleyin.

3. Açık Uçlu Sorular Sorun: Yalan söyleyenlerin pek çoğu yalana ilişkin detayları kısaca anlatmak (daha doğrusu anlatmamak), bunun yanında gereksiz detayları uzun uzun anlatmak yolunu tercih ederler. Eğer siz de evet hayır sorularını art arda sıralarsanız bu onların işine gelebilir. Anahtar, açık uçlu sorularla uzun uzun konuşturmak, detay almaya çalışmak ve çelişkileri yakalamaktır. 

4. Olayı Tersine Sıra İle Anlattırın: Yalan  söylemek oldukça zahmetlidir ve zihni oldukça zorlar. Biz buna "Bilişsel Yük" diyoruz. Bilişsel yük arttıkça kişilerin davranışları yavaşlar, göz bebekleri büyür ve cevap vermede gecikmeler sezilir. Bu nedenle kişinin bilişsel yükünü artırmaya yönelik bir şeyler yapın. Örneğin anlattığı olayı tam ters sıra ile anlatmasını isteyin. Anlattığı mekanın krokisini çizmesini isteyin. Detay sorarak zihnini yorun.

5. Göz Kontağı Kurun: "Gözlerimin içine bak ve anlat!" tarzı Yeşilçam usulu yalan yakalama olayını bilim yerle bir etti. Yalan söyleyenler, doğru söyleyenlere nazaran daha az gözlerini kaçırıyorlar. Öte yandan göz kontağı kurnak yoğunlaşmanın ve konsantrasyonun önünde ciddi bir engel. Bu nedenle soru sorduğunuzda göz kontağını devam ettirmek için zorlayın.  Yalan söyleyenler daha çok kendi içlerine yönelmek zorundadırlar ve bu esnada cansız objelere gözlerini yönlendşrmeye gayret ederler.

6. Hayatın Akışına Aykırı Hikaye: Hayat doğrusal ilerler. İlerlerken her şey uçuca birbirine eklenir. Bu nedenle dinlediğimiz bir doğru hikaye çoğunlukla bize garip gelmez. Ama yalan, nehrin akışının aksine doğru yürümektir. Her yerinden dökülür. Bu nedenle yalan hikaye kulağınıza tuhaf gelebilir. Eğer kafanıza uymadıysa yeniden anlattırın. Daha da fazla dökülecektir.

Son olarak asla unutmayın: "Kusursuz Yalan Yoktur"
Daha fazla gönderi okumak için bağlantıya tıklayın.

25 Mayıs 2014 Pazar

Toplumsal Yalan

Geçtiğimiz günlerde, yazar ve aktivist Yonca Tokbaş ile internet üzerinden kısa bir sohbet yaptık. Soma faciası daha yeni olmuştu ve şirket sahibi ile yetkilileri akıllara ziyan bir basın toplantısı ile halkın ve basının karşısına çıkmışlardı. Enteresan açıklamalar birbirini izledi ve doğruluğu tartışmalı açıklamaların tespiti için bir yalan tespit uzmanı olmak aslında gerekmiyordu :) Yonca Hanım, toplum olarak ne yöne sürüklendiğimiz, nasıl kolayca yalan söyleyebildiğimiz ve çocukları yalana nasıl alıştırdığımız konusunda bazı sorular yöneltti. Ben de bir mail yazarak kendisine gönderdim ve sorularına aklım ve dilim yettiğince cevap vermeye çalıştım. Sanırım cevaplarım ilgisini çekmiş ki bir köşe yazısını buna ayırdı. Kaçıranlar ve okumak isteyenler bu linkten bir göz atabilir:


İnsan nasıl vicdansız ve kolay yalan söyler hale gelir?






Yazdıklarım üzerine konuşmayacağım, çünkü makalede uzun uzun aktarılmış. Ancak devamında gelen bir girdiyi paylaşmak isterim. Bu yazıdan sonra bir dostum ile sohbet ediyorduk. Kendisi bana yaşadığı bir olayı anlattı. İki arkadaş uçakla ülkeye dönerken, uçak Frankfurt havalimanında aktarma yapıyor. Bu nedenle havalimanında dört saat beklemek zorunda kalıyorlar. Havaalanından metro ile şehre gidiyorlar. Anlattığına göre (daha sonra teyit ettim), metro girişinde turnikeler ve doğal olarak bunu kontrol eden güvenliktiler yok. Bir bilet otomatı var, binmek isteyenler buradan bilet alarak doğrudan trenlere gidiyorlar. Bahsettiğim arkadaşlar da bilet alarak şehre gidiyorlar ve dolaşıyorlar. Ancak bir şekilde dönüş için paraları kalmıyor ve bilet alamıyorlar. Biletsiz binmenin bir sorun yaratıp yaratmayacağını merak ediyorlar ve orada karşılaştıkları genç bir Alman'a, eğer metroya biletsiz binerlerse bir sorun çıkıp çıkmayacağını soruyorlar. Alman'ın cevabı bizim için tuhaf olabilir ancak o son derece doğal bir biçimde yanıtlıyor onları: "Biletsiz metroya binemezsiniz ki!"




Bence Yonca Hanım'ın sorduğu sorunun yanıtlarından en önemlisi burada yatıyor: Toplumsal bilinci dürüstlüğe programlamak. Gencin matematiksel çalışan Alman zihni, kendi içinde son derece tutarlı. Metroya ancak biletle binilebilir ve biletin yoksa binemezsin. Bunun için turnikeye filan gerek yok, adam zaten kafasında konuyu çözmüş. Dahası, bunu zihninde hiç sorgulamıyor. Konuyu anlattığım bir yakınım ise, Almanya'da yaşadığı ve maddi zorluklar çektiği dönemde, metroyu uzun bir süre para vermeden kullandığını anlattı. Demek ki bizim zihnimiz farklı çalışıyor: Metroya git, turnikeyi kontrol et, güvenlikçiyi kontrol et, eğer kimse yoksa, paran da yoksa, ya da ödemek istemiyorsan, hatta bekçisi olmayan bir sisteme para vermek enayilik gibi geliyorsa basıp geçebilirsin. Bizde parametre çok. İşin acı tarafı, Saraybosna'daki tramvayda da turnikeler söz konusu değildi. Doğrudan biniliyordu ve bileti okutacak bir sistem yoktu. Arada bir kontrol oluyordu ama ben şahsen altı ayda bir kez bu kontrole denk geldim.


Benzer bir olay benim de başıma geldi. Afganistan'da görev yaparken, karargahta İsveç'li bir arkadaşım vardı. Sözleşmeli bir subaydı, yani başka bir işi vardı ama dönem dönem devleti onu subay olarak işe alıyor, bir yurt dışı görevinden sonra geri bırakıyordu. İzin kullanmak için memleketine gidecekti ve THY'den bileti alınmıştı. Uzun bir uçuş olacağını, yolda biraz alkol alarak rahatlayabileceğini söyledim. Bana, ordu mensuplarının bu gidiş ve gelişlerde alkol almalarının yasak olduğunu söyledim. Sivil bir uçaktı ve sivil olarak yolculuk yapıyordu. Kendisinden başka yolculuk eden asker olup olmadığını sordum, belki diğerlerinin problem yaratabileceğinden şüpheleniyor olabilirdi. Hayır, dedi, yalnız gidiyorum. "EEE!" dedim, o benim tepkimi anlamadı ve boş gözlerle baktı "Ama yasak!".




Önemli olan toplumu doğru kodlayabilmek. Kırmızı ışık eğer gecenin üçünde bile yansa ve bir allahın kulu olmasa da bekleyeceğini kafaya kazımak. Bizim gibi karmaşık (bize göre pratik) düşüncelerden uzaklaştırmak :"Işığa geldin, kırmızı mı, yoksa hala sarıdan kırmızıya mı geçiyor? Peki başka bir arabaya çarpma ihtimalin var mı (yayayı saymadım özellikle)? Peki kamera var mı, polis var mı? Hiçbiri yok mu? Ne duruyorsun o zaman birader, geçsene !"


Sorun bizim kodlamalarımızda yatmaktadır. Sorun, binyıllar evvel yerleşik düzene geçmiş ve medeniyet kurmuş bir toplum yapısı ile bizim göçebe toplum yapımız arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. Göçebe toplum dediğimiz en fazla elli-altmış kişiden oluşur. Akrabadır. O yüzden herkes kendi kabilesini bilir. Kalıcı değildir, geçicidir. Çadırda kalır, kalıcı bir şey yapmak zorunda değildir. Toplum olmadığı için yerleşik kuralları yoktur. Yaşadığı an onun için önemlidir. Bulunduğu yerin kaynakları onundur. İstediği kadar sömürebilir, yarın orada olmayacaktır çünkü. İşte o yüzdendir kaçak avla başa çıkamamamız, çevreyi koruyamamamız, kurallara karşı sorunlarımız, "Kervan yolda düzülür" kolaycılığımız, plansızlığımız, adam sendeciliğimiz.






Çok uzatmak istemem, aklımdakileri paylaşmak istedim sadece. Bunlar elbette benim kişisel görüşlerim, yaşadıklarımdan çıkarımlarım. Çocuklarımızın zihnini doğru kodladığımızda, ama en önce kendimiz örnek olmayı başardığımızda, toplumsal kandırmacanın önüne geçebileceğimizi düşünüyorum.